Gözlerinin ipek yollarına kervanlar saldım, özlemdir yüküm
Heybemde şiirlerle, ruhumdaki sevgiyle rotam sana gülüm
Senin sevdanla geçerim upuzun çölleri, vız gelir bana ölüm
Yak aşkla mumlarını, sevişerek cennetine girmek istiyorum
Sevdanın kavuşma mevsimleriyle değişime uğradıkça evren, en çok ay yorulurdu seni beklemekten. Birkaç yıldız ışıtırdı karanlıktaki sırtımı, kutupların soğuk nefesini koynunda gizlerken. Bulutların aya yürümesine içlenirdi insanlar, elleri boşlukta kalan ölümlülerce uzaktan dualar ederken. Gök üşürdü, yağmurun ıslığı hayata karışırdı ve sen bir doğumun mutluluğuyla gerçeğine sokulurdun. Yanardı içimdeki ateş, ay düşlere dalmadan ben aynı karanlığın içinde kaybolurdum.
Yosunlar sarmış yüreklerimize değince sevdanın kürekleri, ufuk çizgilerine akşamın hüzünlü bulutları çökerdi. Upuzun denizlerin her yönü sağa getirirdi sevda gemilerimi. Karanlığa sobelenirdik kimi, dargın sözlerin kırardık bizi bizden koparacak hüzzam düğümlerini. Kıpırtılı bir yel eserdi, koynumuzda bekleyiş nefeslenirdi ve aşk hep birbirimizi umduğumuz yerde beklerdi. Gün ellerin olurdu o an gülüm, nemli bir çay olup seni özledikçe dudaklarımı yakarak içime inerdi.
Bir insan kalabalığına sokuldum uzaktan, korsan bakışlarımla sana benzeyen kadınları taradım. Her adım sesinde irkildim, ayak seslerinin peşinden uzak diyarlara gittim, sen gibisini göremedim. Dönüşümsüz hüsranların aşikâre kıyılarına döndüm sonra yüzümü, adını dudaklarımın en kıyısına özlemle gizledim. Kalabalıklar yürüdü üzerime seni düşlerken, kanayan özlemin duruşmalarına sürüldüm. Parçalı bulutlu bir şehir yağıyordu üzerime ve ben asil sevdanı yüreğimden hiç düşürmedim.
Mumun alevi soyardı bedeninin en diri hallerini, utangaç bir gecenin kuytusuna gölgen düşünce. Dudakların kurudukça uzanırdın gölgemin pınarlarına. Sargısız yaralar gibiydi sana tapınmalarım, uçuklara bölünen er gelgitlerimi izlerdin kadın duruşlarınla, sevdalı bakışlarınla. Islanırdın yağmurumda birden, mumun koyu aleviyle mengeneler sıkardı ağrılarını. Gece tükenir, biz birbirimize kilitlenir, mum kendi özlemiyle eriyen günlerce vedamızı beklerdi
Durdurulamadıkça zamanın çarkı bir kaybediş telaşı sarar damarlarımızdaki kırmızı baharları. Yeşil düşünüşlerimiz kanatlı ağaçlara benzer hep, rüzgâr dalı okşadıkça tohum yere düşer ve toprağı gübreler. Damağımızdaki hüzün aromaları da olmasa ve yüreğimizi gümbürtüyle sarsan özlemler içimizi yakmasa neye yarar yaşamak. Sen gecenin yağlı kandilleriyle okşarken bedenini, ben yalım ateşlerle sokulmak isterim düşlerine. Dudaktaki nemle, yürekteki demle geçerim bu aşkın denizlerini ve asi dalgalarına direnirim sonsuza kadar.
Biliriz ki, ne yapsak doyuramadığımız, ne yapsak susturamadığımız ve asla tatmin edemediğimiz ruhumuzun açlığına bastırılan avuçlarımızın alevsiz dokunuşlarıyla savruluruz soğuk yataklarda. Bir mutluluk düşü dökülür oysa dudaklarımızdan ve çok geçmeden kırgın yüreğimizin kapsülleri başucumuzda bir alev topu gibi patlar.
Birbirimizin yörüngesinden uzak kaldığımız anlarda, yokluklarımıza sarılıp yattığımız, devrilişlerimize sancılarımızı sürdüğümüz zamanlarda, kan kızılı yüreğimize ismimizi ezbere söylettiğimiz saatlerde gözlerimiz uzaklara dalar, sorgular kabına sığmayan sularca bizi için için paralar. Sonra, sular dökeriz terli bedenlerimize tas tas. Dökülen her damla içimizdeki ağrılarca sızar karanlık dehlizlere, yol alırlar usul usul denizlere ve ulaşırlar kıyım sorularla en ulaşılmaz derinliklere.
Her gecenin dönüşümü buruk gülüşlerle tamlanır anlayacağın gülüm. Her çizgide kendi öykümüzün resmi, her satırda yine kendi sızımızın törpüsü vardır ve biz bu çelişkiye anlam aradığımız günlerin terkisinde her gün birbirimize yaklaşır, dokunmalara aç kaldığımız böylesi anlarda hüzünlü bir şarkı gibi kendi yüreklerimizi avuçlarımızda öksüz çocuklar gibi okşarız.